Albert Schweitzer çoğu zaman insan - hayvan - doğa ilişkilerindeki çelişkili yönler ve çeşitli özgün vakalar hakkında görüş belirtmiştir. Birbirleriyla dövüşen ya da insanların eğlenmesi için gösteriler yapmaya eğitilen hayvanlar için yoğun bir üzüntü duyardı..
Kaba davranışları sevenlerden duyacağımız açıklamalardan ilki hemen her doğanın kendisinin de sert ve kaba olduğu gerçeğidir. Doğru ama bu benim suçumu ortadan kaldırmaz. Çünkü benim düşüncesizliğim veya zevkim nedeniyle, bir hayvan döğüşünün dramı eksilmemektedir. Çünkü benim bu davranışım zaten varolan dert ve acıları arttırmaktadır..
Günümüzde hala hayvan döğüşlerinin, boğa güreşleri, horoz döğüşleri, köpek
döğüşleri ve benzeri kaba gösterilerin düzenleniyor olması utanç vericidir.
Bazı Güney Avrupa bölgelerinde bir pazar öğleden sonrası eğlencesi, tel
örgülü bir kafeste bir köpekle bir fareyi kapıştırmaktır. Fareciğin yaşamı
için verdiği uğraş, genç yaşlı tüm seyircilerin boş heyecanıyla izlenir.
Eğitilmiş hayvanların gösterilere çıkartılmasından nefret ederim. Zavallı
yaratıkların, o hissiz ve düşünceden yoksun insan topluluğuna kısa bir
anlık zevk vermek için katlanmak zorunda kaldıkları kaba işkence ne kadar
da çoktur..
Kamuoyunun hayvanlara eziyet ya da öldürülmelerine dayanan eğlencelere
artık tahammül etmeyecekleri zamanlar da gelecektir. Ama ne zaman?
1932'de Afrika cangıllarında, Avrupa'da şahin avcılığının, o "romantik spor" denilen vahşetin yeniden hortladığını duydu.
Bu sporun neresi romantiktir? Yani, eski zamanların, birçok yönden düşüncenin
ve ilkel çağ insanlarının bu işle uğraşması mı? Spor bir bedensel etkinliktir.
Yenik düşüp öldürülene dek zayıf bir yaratığın daha güçlü bir yaratık
tarafından eziyet edilmesini seyretmek değildir.
Dr. Schweitzer yalnızca zorunluluk halinde öldür felsefesine uygun olarak hayvanların avlanmasını ancak insanlara ve ürünlere zarar vermeleri halinde göz yumdu.
Bu halde de olabildiğince ani ve acısız öldürülmeleri söz konusu olmalıydı.
Zevk için avlanmanın ise affedilecek hiçbir yönü olamazdı.
Ne zaman spor için avlanmanın, hayvanları öldürmenin bir zihinsel anormallik
olduğunu anlayacağız? Zevk için öldürmenin, uygarlığımız için bir yüz
karası olduğunu kavrayacak noktaya gelmeliyiz.
Birgün bir grup ziyaretçi anasını vurmuş olan avcıdan satın aldıkları
yavru antilopu ona gösterip, onu ne yapmaları gerektiğini sordular. "Yavruyu
sevin, şekersiz sütle besleyin, açık havada güneşlendirin, gölgede dinlendirin.
Ama anasını vuran avcıyı ne yaptınız bakalım?" diye sorduı. Tıp eğitimi
görmüş biri olarak Albert Schweitzer deney hayvanlarının acı yaşamları
ve ölümlerini de yakından tanıyordu.
Laboratuvarlarda hayvanlar üzerinde deneyler yapan, onlara ilaç vererek
hastalık aşılayan, kesip biçen uzmanlar bile bu işlemler sonucunda insanlığa
yararlı sonuçlar elde edebileceklerini söyleseler de, bu zalim davranışlarının
genelde yararlı bir amaç için olduğunu düşünüp vicdanlarını susturmamalıdırlar.
Her tek bir eylemde bile, o hayvandan hayatını insanlık için talep etmenin
gerçekten zorunlu olup olmadığını tartmalıdırlar. Ve verdirilecek acının
azaltılmış olmasına azami özeni göstermelidirler. Bir tıp öğrencisiyken,
hayvanlara yapılan böylesi eziyetlerin çoğunun tamamen gereksiz olduğunu
hissetmişti.
Bilimsel kuruluşlarda zaman ve para kazanmak için kaçınılmış anestezi
uygulamalarından dolayı kimbilir kaç zorbalık yapılmıştır? Kimbilir kaç
defa, gayet iyi bilinen bilimsel gerçekleri öğrencilere yeniden göstermek
için, hayvanlar acı veren eziyetlere maruz bırakılmışlardır?
Ama gayet iyi biliyordu ki, daha büyük özen gösterilmesini sağlamak için yapılan çağrılar ve sempati gösterileri yetersiz şeylerdi. Yalnızca İngiltere'de deney hayvanlarını korumak için bir talimatname geliştirilmişti. Kamuoyunun reaksiyonu daha güçlenene kadar, zavallı hayvancıklara bu fedakarlıklarına karşı yalnızca manevi bir destek verebilirdi Dr. Schweitzer.
Hayvancağızın bir araştırma kurbanı olarak, ölümü ya da acı çekişiyle,
başka acı çeken insanlara bir yarar sağlaması onunla bizlerin arasında
yeni ve özgün bir dayanışma ilişkisi yaratmıştır. Bundan çıkartılacak
sonuç da, her türlü durumlarda bütün yaratıklar için elimizden gelen iyiliği
ve yardımı yapmayı gerektiren yeni bir yükümlülüğün bizlere yüklenmesidir.
Eğer bir böceğin, içine düştüğü zor durumdan kurtulmasına yardım edersem,
hayvanlar alemine reva görüp işlediğimiz tüm cinayetlerin suçluluk duygusundan
biraz arınırım.
Dr. Schweitzer yıllar sonra, Birleşik Amerika'daki kamuoyunun, onun hayvan sevgisi propogandaları sonucunda deney hayvanlarının kullanımları konusunda, İngiliz yasalarındakilere paralel kontroller konulmasını talep eder olduğunu öğrendi. 1963'de ABD senatosunda, deneyler sırasında deneklerin daha az acı çekmeleri konusunu düzenleyen bir yasa onaylandığında o da sevincini belirtti. O güne değin hiçbir yabancı ülkenin yasa düzenleme sürecine doğrudan katılmamıştı ama bu kez kendi konusunda kendini güçlü hissediyordu.
Eğer Birleşik Amerika'da böylesi bir yasa hazırlanırsa bu dünya için çok
büyük bir anlam taşıyacaktır.
1966 yılnda Deney Hayvanlarının Sağlığı Yasası çıkarıldı. Ama bu yasada da Dr. Schweitzer'in öngördüğü, hayvanların daha az acı çekmelerini sağlayacak prensipler yer almıyordu. Daha sonraki 15 yıl içinde üç defa değişikliğe uğrayarak Hayvan Sağlığı Yasası adını alan bu yasa özellikle kimi türlerin alım ve bakımlarını bir talimata bağlamaktadır. İnsan hakları grupları daha etkin acı azaltıcı düzenlemeler ve hatta duyarlı yaratıkların yerini alabilecek başka deneklerin geliştirilmesi ve kullanılması yolunda baskı yapmaya kamuoyu oluşturmaya çaba göstermektedirler. Köpek ve kedilerin denetimsiz çoğalmasının trajik sonuçlarına bizzat şahit olan Dr. Schweitzer, çeşitli doğum kontrol yöntemlerini ve acısız ölüm iğnesi metodlarını bu işin en uygun çözümü olabilir mi diye inceledi. Kimi durumlarda Allah'ın "Öldürmeyeceksin" buyruğu yanıltıcı bir tutkuydu.
Bir yaratığın dindirilmeyecek ya da azaltılamayacak kadar acısı, onu acısız
bir ölüm iğnesiyle öldürerek dindirmek, ona hiçbir müdahelede bulunmaksızın
bir kenarda durmaktan daha ahlakidir.
Dr. Schweitzer "zorunluluk" yasasını, Afrika'da hayati tehlike oluşturan tropik böcek ve yılanların kontrolünde uyguluyordu. Ama düşünsel ve bedensel duyarlılığı arttıkça, daha da özenli olmaya çalıştı. Örneğin zararsız bir karınca sürüsünün hastane arazisinin içinden geçmesine izin verebiliyordu onları ateş ya da zehirli maddelerle yoketmeyi düşünmeksizin. Kimi kimyasal böcek öldürücülerinin insan ve doğa üzerindeki etkilerini öğrendikçe, bunlara bağımlı kalmak yerine daha doğal biyolojik önlemler üzerinde araştırmalara girişti. Örneğin binalardaki ağaç destekleri termit önleyici ilaçlarla boyamak yerine termite dayanıklı bir ağaç türü keşfetti. Emrinde çalışanlar ve ziyaretçiler için ayrılmış odalarda, biraz da şakacı bir şekilde nelerin yapılabilip nelerin yapılamayacağını buyuran uzun bir liste asılıydı. Bu listede on numaralı buyruk şöyleydi:
Zavallı yaratıkları öldürmek için böcek zehiri kullanmayın. Böcekleri dışarıda şöyle bir doğa gezintisi yapmaları için kovun. Böcek zehirleri sizin sağlığınıza zararlıdır.
Albert Schweitzer Afrika'daki ilk yıllarından beri etleri için hayvanlara yapılan muamelelerden çok etkilenmekteydi.
Lütfen
kimse bu sorumluluğu hafife almasın. Hayvanlara böylesi kötü muamele sürüp
gittikçe, aç ve susuz hayvanlar tren vagonlarında kimselerin umursamadığı
inlemeleriyle başbaşa kaldıkça, mezbahalarımızda vahşet sürdükçe, beceriksiz
eller mutfaklarında hayvanları eziyetle kestikçe, hayvancıklar kalpsiz
insanların elinde tahammül edilmez ölüm işkencelerine maruz kaldıkça...tümümüz
bundan suçluluk duymalıyız.
Dr. Schweitzer'in bu satırları yazmasından bu yana çoğu batı ülkelerinde
daha insani hayvan kesim yasaları çıkarılmıştır. Buna rağmen dünyanın
başka birçok yanında, vahşi hayvan kesimi usülleri devam etmektedir. Özellikle
kamyonlarla karayollarında kasaplık hayvan taşınmasında kötü muamelenin
çok yaygın olduğu söylenebilir. Buna karşılık kesimhanelerdeki gelişmeler
şimdilerde daha yeni ve biraz da şüpheli bir tür hayvan yetiştiriciliğinin
ortaya çıkmasına yol açmıştır: "Çiftlik Fabrikaları". Dr. Schweitzer'in
duyarlılığı ve inançları arttıkça, et yemeyi bıraktı. Onu anlatan Erika
Anderson 1965 deki biyografisinde şöyle yazar: Hastanede hiçbir kuş ya
da hayvan, tavuk, domuz ya da koyun eti için öldürülmüyordu. Ara sıra
balıkçıların getirdiği balık ve timsah etlerinden yemek yapılıyordu. Ama
Schweitzer yıllardan beri ya da balık hatta bir zamanlar bayıldığı ciğer
soteyi bile yemeyi bırakmıştı."Bir zamanlar yaşamakta olan hiçbir
şeyi yiyemem ben". Birgün birisi onu bu düşüncesinden dolayı sıkıştırıp,
Allah'ın balık ve tavukları insanlar yesin diye yarattığını söylediğinde:
"Saçma, hiç de öyle değil" diye yanıtlamıştı. Ölümüne yol açan
son hastalığında, 1965'de kızı Rhena ona et suyu vermek istedi ama o reddetti.
devamı