1917'de Albert Schweitzer Fransızlarca tekrar avrupa'ya götürülüp, sivil
tutsak olarak alıkonuldu. Savaş sona erdiğinde Albert Sweitzer'in sağlığı
bozulmuştu ve bir ameliyat geçirdi. Morali bir kez daha çok bozuldu. Eski
hastaneden dolayı varolan borçlarını ödeyebilmek ve yeniden başlayabilmek
için gerekli kaynakları oluşturabilmek için tekrar çalışmaya başladı.
Bir Strasbourg hastanesinde doktorluk, kiliselerde vaizlik ve konser piyanistliği
yaptı. Özellikle hakkında üç kitap yazdığı ve derin hayranı olduğu John
Sebastian Bach'ın eserlerini, bol bol seslendirme olanağı buldu. İngiltere,
isveç ve İsviçre'de çeşitli üniversitelerde ders verdi. Bu arada çiftin
Rhena adında bir kızları oldu. 1924 yılında bu kez tek başına olarak Afrika'ya
dönüp, hastaneyi kurmaya başlayana kadar, hemen hemen bütün zamanını dört
yeni kitabını yazmaya ayırdı. İki ciltlik "Uygarlığın Felsefesi"
adlı yapıtında, bütün çağrışımlarıyla "Yaşama Saygı"nın anlamını
açıkladı.
İlk bakışta Yaşama Saygı çok genel bir şey; yaşayan ahlakın kapsamını
anlatmak için çok cansız görülebilir. "Yaşama Saygı"nın etkisine
giren her kimse çok kısa sürede, bu ahlaki kuramın ondan bekledikleri
uyarınca, bu cansızmış gibi duran kavramda bir ateşin parıldadığını farkedecektir.
Yaşama Saygı'daki ahlak, evrenselleşmiş bir sevginin ahlakıdır.
"Yaşama Saygı"nın ahlakı herbirimizin yekdiğerimizi, sorunlarımıza
karşı uyanık tutmamızı ve duyduğumuz sorumluluk hissini herkese yaymamız
için yılmadan beraberce konuşup hareket etmemizi sağlar. Bizim beraberce
olayları izleyebilmemizi, insanoğlunun onlara verdiği büyük acıları telafi
etmek amacıyla hayvanlara bir çeşit yardımda bulunabilme fırsatları aramamızı
sağlar. Böylelikle bir an, varoluşun anlaşılmaz dehşetinden kaçabiliriz.
Kendi
yaşamımı anladığım kadar, çevremdeki yaşamı da anlayabilmeliyim. Kendi
yaşamım benim için anlam doludur. Çevremdeki yaşam da kendisi için dopdolu
bir anlama sahiptir mutlaka. Eğer ben başkalarının benim yaşamıma saygısını
bekliyorsam ben de, benimkine göre ne denli garip olabilirse olsun, bu
diğer yaşama saygı duymalıyım. Ve bu yalnızca başka insanların yaşamı
değil, her tür yaşamdır: Benden üstün bir yaşam, eğer varsa, benden aşağıda
bir yaşam, ki ben onun varlığını bilebiliyorum. Batılı dünyamızdaki ahlak
kavramı şimdiye kadar yalnızca insanlar arası ilişkileri kapsamıştır.
Ama bu çok sınırlı bir ahlaki kavramdır. Hayvanları da kapsamına alacak
sınırsız bir ahlak kavramına gereksinmeniz vardır.
Dr. Schweitzwr hayvanlar alemi ve doğaya Batılı ahlak felsefesinin bakışının
17. yüzyıl Fransız düşünürü René Descartes'in süregelen etkisiyle giderek
bozulduğu sonucuna varır.
Sanki Descartes'ın hayvanların bir ruha sahip olmadıkları ve yalnızca birer makina oldukları teorisi, tüm felsefeyi büyülemiş gibi görünüyor..
Sevgi prensibinin hayvan yaratıkları da kapsayacak şekilde geliştirilmesi, ahlak için çok büyük bir devrim olduğu için, felsefe bu aşamada daralıverir. Bu sanki insanın başka insanlara davranışının, açık ve abartılmamış taleplerle, kabul edilebilir emirlerle belirleyen bir ahlaki sisteme tutunmak için olacaktır.
Aynen yerleri fırçaladığı odanın kapısını kapalı tutmaya dikkat ederek, köpeğinin çamurlu pençeleriyle girip yerleri kirletmesine engel olmaya çalışan ev kadını gibi dini düşünürler ve filozoflar da, kutdukları ahlaki sistemde hayvanlara yer vermemek için zorlanmışlardır.
Felsefe, insanoğlunun başka organizmalara karşı davranışsal sorunlarını
tamamen görmezden gelmiştir. Denilebilir ki, felsefe bir sürü tuşuna dokunulması
yasak olan bir piyanoda birşeyler çalmaktadır.
Ama tabii ki, hayvanlara verdirilen acıların azabına vurdumduymaz olmayan düşünürler de vardır. Ama, Plutarch, Assisili Aziz Francis, Jeremy Bentham ve Montaigne gibi batılı düşünürler ile bunlara paralel kimi doğulu filozoflarının etkileri yeterince ikna edici olmamıştır. Özellikle İngiltere ve Birleşik Amerika'da bir sürü insan ve hayvan hakları hareketlerinin gelişmekte olmasına rağmen, hayvanları ve doğayı kapsamına almayan Batılı düşünce, eğitim ve dinlerinin duvarları hala dimdik ayaktaydı. Gayet açıktı ki, bu da Dr. Schweitzer için tamamen yetersiz birşeydi. Albert Schweitzer kurulu düzenin eğitim sistemine yaşama saygı kavramı nasıl entegre edilebilir diye düşündü. Bunun ancak, insan kendini doğanın bir parçası olarak kabul eder, insanoğlunun sevgi kapasitesi bahşedilmiş bir varlık olduğunu kavrarsa gerçekleşebileceğine inanıyordu.
Doğaya daha da yakından baktıkça, onun yaşamın her çeşidiyle ne denli dolu olduğu daha iyi anlaşılır. Ve her yaşamın bir gizem olduğunu daha derinde kavrar, doğada bilinen her tür yaşamla iç içe birleşik bulunduğumuzu anlarız. İnsanoğlu artık yalnız kendisi için yaşayamaz. Tüm yaşam şekillerinin değerli olduğunu ve yaşamın tümüne bizim de bağlı bulunduğumuzu artık anlamalıyız. İşte bu bilgiden evrenle olan manevi ilişkimiz doğar.
Doğada herhangi bir yaratığın bir diğerine acı verebileceği gerçeği hatta bu zararı içgüdüsel olarak, en şiddetli bir şekilde verdirmesi, bizi yaşadığımız sürece etkileyen acı bir çelişki, bir gizemdir. Bu sonuçtan hiçbir zaman acı duynayacak bir noktaya gelmiş bir kişi artık bir insan sayılmaz.
İnsanların İsa(as)ın "Allah bağışlayanları kutsasın" sözünü gerçek anlamını kavrayıp, bu sorumluluğun tüm yaratıkları da kapsadığı gerçeğine ulaşmalarını sağlamak için daha ne kadar çaba göstereceğiz. Ama bu sonuç için cesaretle yılmadan mücadele etmeliyiz.
Önemli olan şey bizim tüm yaşamın yalnızca bir parçası olduğumuzdur. Başka yaşamlardan doğarız ve daha başka yaşamları yaratma yeteneğiyle techiz edilmişizdir. Bu şekilde bir mikroskopta inceleyerek, yeni hücre yaratan hücreleri de görebiliriz. Doğa bizi her yaşamın diğerine karşılıklı bağlı olduğu gerçeğine yöneltir böylelikle. Bu yaşam, bağlı bulunduğu diğer yaşamlara zorunlu olarak yardım etmektedir.
Herhangi
bir yaşamı zedelediğimde bunun bir zorunluluk olduğundan kesinlikle emin
olmalıyım. Kaçınılmaz olanın ötesine geçmemeliyim, ne denli önemsizmiş
gibi görünürse görünsün. Çayırda, ineklerini beslemek için binlerce çiçekli
otu biçmiş bir çiftçi, evine dönerken, yol kenarındaki çiçeklerden bir
tekinin bile kafasını sırf zevk için orağıyla kopartmamaya özen göstermelidir.
Çünkü böyle yapmakla zorunluluğun baskısı altında olmaksızın yaşam yasasını
çiğnemiş olacaktır.
İnsan yalnızca, yaşama edebildiğince yardım etmesi gerekliliğine uydukça ve yaşayan herhangi bir yaratığı incitmekten kaçmak için başka yöntemler bulmaya çabaladıkça gerçekten ahlaklı birisi olabilir. İşte bu insandır ki şu ya da öteki yaratığın kendince değerli bir yakınlığı hakedip etmediğine bakmaksızın onu korur. O canlı bu yakınlığı hissetme ve bu duyguyu onu anlatabilme yeteneğine sahip olsun olmasın yapar bu yardımı. Onun için böyle bir yaşam dahi kutsaldır. Güneşte parıldayan hiçbir buz kristalini kırmaz, hiçbir yaprağı ağacından, hiçbir çiçeği dalından kopartmaz ve yürüdüğünde hiçbir böceği ezmemeye çalışır bu insan. Eğer bir yaz gecesinde lamba ışığında çalışması gerekiyorsa, pencereleri kapalı tutup, boğucu havayı teneffüs etmeyi yeğler, yeter ki kanatları lamba alevinden kavrulmuş sinekler birbirleri ardına çalışma masasına düşüp ölmesinler.
Bir sağanağın ardından sokağa çıktığında, oralara sürüklenmiş bir solucan görürse onun güneş çıktığında mutlaka oracıkta kuruyup öleceğini düşünür. Ve onu, solucan için ölümcül olan kaldırımdan alıp, yeşilliğe, tekrar içine dalıp sürünebileceği ıslak toprağa koyuverir. Su birikintisine düşmüşl bir böceğe rastlarsa, onun üzerine tırmanıp kendini kurutabileceği bir dal ya da yaprak uzatmaya zamanını ayırır.
Gerçekten
ahlaksever birisi için tüm yaşam kutsaldır. İnsanların bakış açısına göre
daha ilkel görünen yaşamlar bile. O ayrımlarını herbir vakada tek tek
yapar. Örneğin bir yaşamı kurtarmak için bir diğerini feda etmek kararı
ona kalmışsa, zorunluluğun baskısı kuralını uygular. Ama tüm bu kararlar
sürecinde, adilane karar vermesi gerektiğinin ve feda edilmiş yaşamın
sorumluluğunu omuzlarında taşıyacağının hep bilincindedir.
Eğer zorunluluk sonucu bir yaşam feda edilmiş ya da zarar uğratılmışsa
Dr. Schweitzer bunu hiç unutmazdı. Mutlaka bu kaybı telafi etmeye çalışırdı.
Ne
zaman bir hayvan, herhangi bir nedenle insana hizmete koşulursa, hepimiz
onun bu işinden dolayı acı çekmemesinden sorumlu olmalıyız. Önlenebilcek
bir zararı ona verdirmeye hakkımız olmamalıdır. Hatta bu sorumluluk doğrudan
kendimizin olmasa bile. Hiçbir kimse, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen
bir şeye karışmazsa, sorumluluktan kaçmış olamaz. Hiç kimse gözünü yumup,
işte ben bu acıyı görmüyorum, demek ki öyle bir acı yok diyemez.
Herbirimiz,
yaşayan varlıkları kaçınılmaz sorumluluklardan dolayı acılara ve ölüme
mahkum etme kararını özenle vermeliyiz, ancak böylelikle suçsuzluk duygumuzu
koruruz. Doğadaki canlılara yardım için hiçbir şeyden kaçınmayan kişi
ancak biraz suçsuzluk duygusuna sahip olmayı hakedebilir.
Dr. Schweitzer, hayvan ve doğa savunucularının "hayvan sevgisi" ve "doğa sevgisi" kavramları otomatikman "insan nefreti" anlamına gelirmiş gibi aşağılamalarından yakınırdı, sanki yaşamın tümü salt insan çıkarları için yaratılmış gibi. Ona göre "yaşamı sevmek" herşeyi kapsayan bir kavramdı.
Hepimiz doğanın amacının insan olduğunu düşünürüz ama gerçekler bunu desteklemiyor.
İnançları nedeniyle çoğu kez diğer insanlardan oldukça uzakta yalnızmış gibi hissetmesine rağmen, tekbaşına olmadığını anladığı zamanlar da oldu.
Doğanın dostu, yüreğinin derinliklerinde doğada yaşayan her şeyle kendini bir bütün gibi hisseden, tüm yaratıkların kaderini paylaşan, hastalıklarında ve başka ihtiyaçlarında onlara yardım eden ve elinden geldiğince yaralamaktan ve can almaktan kaçınan kişidir.
İnsanoğlunun
hayvanlara verdirdiği acıdan bizim de acı duyduğumuzu gösterirsek, insanlar
şoke olurlar diye korkarız. Sanırız ki diğer insanlar belki bizden daha
sağduyulu olacaklar ve bizim son derece duyarlı olduğumuz bu konuları
sıradan olağan şeyler addecekler. Ama ara sıra öyle sözler ağızdan kaçar
ki, onların da bu acıma duygusundan yoksun olmadıkları anlaşılır. İşte
artık önceleri bize yabancı olan bu insanlar artık daha yakınımızdadırlar.Birbirimizi
kandırmaya yarayan maskeler de düşmüştür artık. Şimdi birbirimizden hiç
kimsenin çevremizdeki bu azalmaksızın çoğalan bu kabalık duygusundan aslında
kaçamadığını öğreniriz.
Günümüzde çoğu kez "duyarlılık oluşturmak" kavramı diye adlandırdığımız şey Dr. Schweitzer tarafından salt "düşünmek" şeklinde basitçe ifade edilmiştir. Dr. Schweitzer, özellikle yararlanmak için kullandığımız hayvanlarla olan ilişkilerimiz üzerine "düşünmenin", eğer bu kullanım sona erdirilecekse, bir zorunluluk olduğuna inanmıştı. Kısaca, ona göre insanların elindeki hayvanların sefaleti hemen tamamıyla salt düşüncesizliktendi.
Düşünen varlık olan her insan, kendi yaşamına duyduğu yaşam saygısını her yaşamak isteyen varlığa da vermeye zorunluluk hisseder. Diğer yaşamları kendi yaşamında algılar.
İyi olmayı, yaşamı korumak, geliştirmek, ulaşabileceği en yüksek gelişme derecesine ulaştırmaya yardımcı olmak; kötü olmayı ise yaşamı yok etmek, gelişebilecek yaşamı baskı altında ezmek diye tanımlar. Onun ahlakının kesin ve temel prensibi budur ve bu düşünüşün bir zorunluluğudur.
Hiçbir
zaman duyarsız olmamalıyız. İkilemleri yaşadığımızda gerçeklerle daha
da içiçe daha da derinden yaşıyoruz demektir. Ses çıkartmamak şeytan icadıdır.
Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış ve daha da korkutucu bir dünya karmaşasını önceden farketmekte bulunan bir kişi olarak Albert Schweitzer her yerde insanlara durup, savaşın kötülüklerini düşünmelerini önerdi. Savaşların nasıl da yaşama saygıdan değil küçümsemekten doğduğunu anlattı. Savaşların hayvan kurbanlarını da unutmadı, süvari ve topçu atlarını, katırları, haberci güvercinleri, izci ve ilkyardım köpeklerini, savaş hattında can vermiş ev ve çiftlik hayvanlarını...
Bugün yaşamı hakir görmekten karakterize olan bir düşünce yoksunluğuyla karşı karşıyayız. Mantıklı düşünerek tartışarak çözümlenebilecek sorunlar için savaşlar çıkardık. Kimse kazanan taraf olmadı. Savaşlar milyonlarca şinsanı öldürdü ve yine milyonlarca suçsuz hayvana ölüm ve eziyet getirdi. Niçin? Çünkü "Yaşama Saygı" kavramının ulu mantığına sahip değildikte ondan.
Albert Schweitzer, sevecenlik, tüm yaşayanları kapsayacak şekilde evrenselleştirilmemişse insan ırkı arasında kalıcı bir barışa ulaşılamayacağına kesinlikle inanıyordu.. İnsanoğlu, sevecenliğin çemberini, yaşayan herşeyi kapsayacak şekilde genişletmedikçe, hiçbir zaman barışa kavuşamayacaktır.