Kararına sadık Albert Schweitzer, planını uygulamaya koyuldu. Otuzsekizine
geldiğinde, yedi yıllık tıp eğitimini bitirmişti. Hastabakıcılık tahsil
ederek kendini gelecekteki maceralı görevine hazırlayan Heléné Breslau
ile evlendi. Arkalarında, gidecekleri sıcak iklime dayanamayacak "Sultan"
adlı Newfoundland türü köpeklerini üzülerek bırakan çift, Fransız Ekvator
Afrika'sında Gabon ilindeki Lambaréné'ye gitmek üzere 26 Mart 1913'te
Avrupa'dan ayrıkdılar. Beraberlerinde muazzam miktarda malzeme içeren
bir sürü koli ve tropik nemliliğine dayansın diye çinkoyla kaplatılmış
bir piyanoyu da götürebilecek kadar çok şey için hazırlıklıydılar.
Ama Albert Schweitzer kendini Afrika'daki yaşamın bir özelliğine yeterince hazırlayamadığını anladı - Afrika toprağına bastığı andan itibaren kelimenin tam anlamıyla hayvanlara yardım için kazma küreği eline almak zorunda kaldı, güçlü ve dinç Albert Schweitzer.
Ömrümde buradakiler gibi aşırı çalıştırılan katırlar ve atlar görmemiştim.
Bir keresinde yeni onarılmış bir yolun ortasına takılıp kalmış, odun yüklü
bir arabaya rastladım. Arabanın iki yerli sürücüsü, zavallı ata bağıra
vura arabayı kurtarmaya çalışıyorlardı. Dayanamadım, onları arabadan inmeye
zorladım. Üçümüz arabayı arkasından iterek sonunda yürütmeyi başardık.
Gabon'da Port Gentil kasabasında Heléné ve Albert Schweitzer Ogowe ırmağı boyunca kendilerini iki haftalık harikulade bir cangıl yolculuğuyla Lambaréné'ye götürecek olan yandan çarklı bir nehir gemisine aktarma yaptılar.
Nehir ve orman! Bunların verdiği ilk izlenimi gerçekten kim tanımlayabilir
ki? Sanki rüyadaydık. Başka bir mekanda yapay, düşsel denebilecek tufan
öncesi manzara görüntüleri burada yaşamın ta kendisiydi. Irmağın nerede
bitip karanın nerede başladığını söyleyebilmek olanaksızdı. Devasa bir
kök ağı, parlak çiçekli sarmaşıklarla örtülmüş doğrudan nehre dalıyordu..
Palmiye ve hurma ağaçları kümeleri, yeşil dalları ve dev yapraklarıyla
alabildiğine yayılmış alelade başka ağaçlar, aralarında tek başına göklere
tırmanıvermiş çam türü ağaçlar, insan boyunda, yelpaze yapraklı papirus
kümelerinden geniş alanlar ve bu engin yeşilliğin orasında burasında ölmüş
ağaçların, göğe uzanmış çürüyen gövdeleri...Ormanda rastladığım her açıklıkta
sudan bir ayna gözümü alıyor, her dönemeçte bir yeni dere kavuşuyor ırmağa.
Bir balıkçıl kendini göğe fırlatıyor önce, sonra ölü bir ağaç gövdesine
konuyor; suyun hemen üzerinde beyaz kuşlar dolanıyor ve taa yukarda göğün
yücelerinde bir çift kartal süzülüyor. Ve sonra yanılmış olmam mümkün
değil - bir palmiyenin dalları arasından aşağı asılıp sallanan iki maymun
kuyruğu! İşte şimdi kuyrukların sahiplerini de farkedebiliyoruz. Gerçekten
Afrika'dayız.
Büyüyüp yayılmış avluları ve gecekondu binalarıyla Lambaréné istasyonuna
ulaştıklarında, ilkel koşullardan ve sıcak nemli ortamdan adeta yıldılar.
Schweitzer terkedilmiş bir tavuk kümesini seyyar bir sahra hastanesine
dönüştürdü. Ama buna rağmen, genellikle aileleriyle birlikte orman içi
köylerden gelen hastaların çoğu açık havada bekleşmek zorundaydılar. Hastalıkları
ya uyku hastalığı, ya verem, ya cüzzam, ya sıtma ya da türlü çeşitli tropik
hastalıklardı; ya da açık yaraları ülserleşmiş ve şişmiş bacaklarla veya
fırlamış bir fıtıkla geliyorlardı hastaneye. Hastaların birazı ise yemek
üzere avlamaya çalıştıkları kimi kızgın hayvanların kurbanıydılar. Dr.
Schweitzer sık sık yerlileri bu işe sürükleyen hatta su aygırlarını, gorilleri,
maymunları ve filleri öldürmeye sevkeden bir protein açlığından söz etmiştir.
Onun, fillerin arkasından sessizce yaklaşıp, art bacaklarının tandonlarını
kesmek suretiyle sakat bırakma yöntemiyle avlanılmasına hiç tahammülü
yoktu. Özellikle de, maymunları etleri için öldüren avcıların verdikleri
korkunç zarardan üzüntü duyardı.
İnsan genellikle ardarda üç ya da dördünü vurup öldürebilir ya da yaralayabilir
ama vücutlarını hemen hiç elde edemez. Zavallılar ya kalın dallara takılı
kalırlar ya da ormanın zeminindeki ulaşılamaz bataklığın üzerini örten
yeşil örtünün üzerine düşerler. Ve eğer cesedi bulsanız bile yanında mutlaka,
ölmekte olan annesine sarılmış ağlayan zavallı bir maymun yavrusunu da
bulursunuz.
Afrika doğal yaşamı o denli zengin görünüyor ki, bazı türlerin yokolmakta olduğuna inanmak çok güçtü. Ama Dr. Schweitzer bu yaratıklardan birirnin tehlike de olduğunu farketti: Ak Balıkçıl.
Maalesef bugün hala tüyleri şapka süslemesinde kullanıldığı için Avrupa'da
en çok aranan bir meta olan ak balıkçıl avcıları vardır. Bu zavallı kuşların
her geçen gün daha da çoğu insanlardan uzaklara, ulaşılması güç su birikintilerine
kaçmakta ve buralarda rahatsız edilmeyeceklerini ummaktadırlar. Şimdilerde
onlara nehir boyunca rastlamak çok zordur.
Ekim alanı yaratmak amacıyla orman yakma adeti, yangın alanında hapsolup canlı canlı yanan hayvanlardan dolayı, onun çok üzülmesine yol açıyordu.
Yılın bu bölümünde, akşam gökyüzündeki kızıl yansımalara bakarken, bu yangınlarda telef olan zavallı hayvanlara duyduğum acıma hissiyle dolarım. Eski Çin'de böylesine orman yakmak, bir sürü canlıyı da azap verici bir şekilde öldürmek diye tanımlandığından, suç addelirdi.
Hergün yaşayanlarla ölenlerin arasındaki mücadeleye tanık olmaktaydı.
Kendi içinde de yaşama arzusunun çelişkileriyle karşı karşıyayım. Binbir
nedenle benim varlığım başkalarının varlığıyla çelişki içinde. Yaşama
zarar vermek ve can almak zorunluluğu varlığımın bir nedeni. Yalnız başıma
bir patikada yürüdüğümde, ayağımın bastığı yerlerde yaşamlarını sürdüren
canlılara acı belki de ölüm getirmekteyim. Kendi yaşamımı korumak için,
yaşamıma zarar verecek canlılara karşı mücadele etmeliyim. Evimde yaşayan
küçük farenin celladıyım. Oralarda bir yerde yuvasını kurmak isteyen ev
böceklerinin de. Bana zarar verebilcek bakterilerin de kitle halinde katiliyim.
Bitki ve hayvanların yokedilmesi benim gıda almam demek oluyor. Mutluluğum
zavallı diğer yaratıkların zarar görmesi üzerine kurulu.
Sık sık kimin yaşayıp kimin ölmesi gerektiği konularında seçim yapmak
zorunda kalmaktaydı.
Bugün yerlilerden, kumsalda yakaladıkları genç bir balıkçı kartalı satın
aldım. Yoksa hoyrat ellrinde ölecekti zavallı. Ama şimdi onu ya açlıktan
ölmeye bırakmak ya da yaşaması için hergün birkaç balık yakalayıp ona
vermek arasında bir seçim yapmalıyım. Sonunda ikinci yolu seçiyorum. Ama
hergün, hem de kendi sorumluluğum ile bir yaşamı başka bir yaşam için
kurban etmeyi daha zor buluyorum.
En doğal halindeki bu hayat Albert Schweitzer'i yaşamın karmaşık iç ilişkilerine
ve yaşama arzusunun sonsuz dramı ve çelişkisi üzerine düşünmeye yöneltti.
Bu ona yaşam üzerinde yeni bir perspektif kazandırdı. Avrupa'da yaşamın
canlılığı ve banalliğini gazetelerden izledikçe, cangılın ağır, sanki
zaman geçmiyormuş gibi süren temposu içinde, duyarlılığı daha da artıyordu.
Eski kıtanın liderlerinin güç politikaları ve maddesel zenginliklerle
dopdolu olmaları, onları doğal kökenlerine de yabancılaştırmıştı sanki..
Dünyanın bir bölgesinde insanın herşey, doğanın ise hiçbirşey olması anormal
birşey gibi geliyor bana.
Uzaklarda Gabon'daki Albert Schweitzer bile Avrupa'da Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı güç kavgasından etkilenmekten kurtulamadı.
Hemen derhal o ve karısı Fransızlarca "düşman" olarak sınıflandırıldı.
Onları, doğup büyüdükleri Fransa, Alsace'ı şimdiki yıllarda Alman topraklarında
bulunduğu için, Alman saydılar. İlkin, hastane çalışmalarından alıkonuldu
ama doktorluğuna olan ihtiyaç o sıralar milliyeti ne sayılırsa sayılsın
çok daha büyüktü. Bu zor dönemde Dr. Schweitzer insanları ve ulusları
yakıp yıkmaya sevkeden nedenler üzerine kafa yordu.
Çağdaş Avrupa felsefesinde ahlak ile dünyaya olumlu bakış arasındaki
orjinal bağların yavaş, önlenemez bir süreç ile gevşemesine ve sonunda
kopmasına yol açan bir trajedi oluşmaktadır.
Uygarlığımızdaki bu dejenerasyonun yapısı nedir? Neden ortaya çıkmıştır?...Uygarlığımızın
yokedici özelliği, onun felsefi ilerleyişinden daha fazla maddesel gelişmesidir.
Dengesi bozulmuştur. Bizleri düşünmeye sevketmesi gereken somut gerçekler
ortadadır. Bu gerçekler bize, korkunç kaba bir dille, yalnızca maddesel
olarak gelişmiş ve felsefesi hiç gelişmemiş bir uygarlığın, yokolmaya
mahkum olduğunu söylemektedir.
Hint ve Çin felsefelerini inceledikten sonra, bu düşünce ekollerinin
hayvanlar ve doğa hakkındaki merhametli bakış açılarının Avrupa felsefelerini
hemen hiç etkilemediği sonucuna vardı. O, palmiye yaprakları, cırcır böcekleriyle
kurbağaların gürültülü müziğine bir "obligato" fısıldar ve bu
müzik cangılın derinliklerinden duyulan tiz ve korkutucu çığlıkla ara
sıra bölünürken, bu etkileşimin nedenlerini düşündü. Halbuki ayaklarının
dibinde herşey barış içindeydi: Cüce bir antilop ve sadık köpeği Caramba.
Bu yalnızlığın orta yerinde, içimde 1900'den beri kımıldayan düşünceleri
bir düzene sokmaya çalışıyorum. Belki uygarlığın yeniden kurulmasına küçük
bir katkım bulunur umuduyla. Ey Eskiçağ ormanının yalnızlığı, benim için
nelere değer olduğunu bir bilsen. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır.
Kesinlikle, çağdaş batılı insanın "etrafındaki dünya" kavramında önemli bir prensip eksikliği olmalıydı. "Mutlaka benimdir!" deyip acımasızca sömürmeye çalıştığı ama hiçbir zaman sahip olamadığı "dünya" kavramında.O, kendisi, Albert Schweitzer, bu kayıp anahtarı bulabilecek hatta tüm canlılar için daha ahenkli bir ilişkiler düzeni kurmaya yarayacak yeni bir anahtar yaratabilcek miydi?
Aylar
boyunca zihni bir karmaşa içinde yaşadım. En ufak bir çözüm bulamadan,
düşüncelerimi derinleştirdim. Hastanedeki günlük işlerimin arasında bile
olumlu dünya bakışıyla ahlak arasındaki gerçek yapıyı araştırdım. Ortak
noktaların neler olabileceğini sorup durdum kendi kendime. Fasit bir daire
çevresinde dolanıyor, hiçbir çözüm bulamıyordum. Kımıldatılamaz bir demir
kapıya tüm gücümle yaslanmış ittirmeye çalışıyordum.
Düşüncelerini birleştirecek ve belki de dünyayı değiştirmeye yardımcı
olabilecek yanıt, ansızın 1915'in bir eylül gününde beliriverdi. O gün
bir misyonerin hasta karısını görmeye gidiyordu. Ogowe nehrinde bir kayıkla.
Tek bir sözdü ama bu sözün ne olacağını bilmiyordu.
Kayığın
arkasında oturmuş, hiçbir felsefede bulamadığım basit ama evrensel ahlak
kavramı üzerinde düşüncelere garkolmuştum. Kendimi sorun üzerinde konsantre
edebilmek için sayfalarca birbirinden kopuk cümleler karalıyordum.
Ama yaratıcı güçler devredeydi artık. Yılgın olmasına rağmen yazmayı terketmek ve sonuçsuz yazılarla dolu sayfaları buruşturup atma fikrini kafasından çıkardı.
Yolculuğun üçüncü günü akşama doğru, tam da gün batımı anında, bir su aygırı sürüsünün arasında yol alırken, beynimde beklemediğim, ummadığım bir şimşek çaktı:"Yaşama Saygı. Demir kapı aralanmış, fasit daireden çıkaracak yol gözle seçilir olmuştu.
O andan itibaren Albert Schweitzer bir daha aynı kişi olarak kalmadı.
Birkaç kelimeyle yaşamın özünü kavrayabilcek bir felsefe arayışıyla geçen
yılların sonu gelmişti. Önünde yeni bir meydan okuyuş uzanıyordu: Dünyanın
bu felsefeyi benimsemesi.
devamı