Georg Trakl

Trakl'ın yaşamı üzerine yazmak isteyen, metnine şairin en sevdiği sözcüklerden ikisini, "veya" ve "belki" sözcüklerini temel almak zorunda kalacaktır. Görünüşte zayıf olan bu temel üzerinde yükselecek yapı, bir tür kaleidoskop niteliğini taşıyacaktır: En küçük dokunuş, görünüşü değiştirecek, ama kurucu öğeler aynı kalacaktır.

Trakl'ın yaşamını insan, tıpkı bir kristal gibi, istediğince evirip çevirebilir; ama sonunda bu yaşam da, tıpkı, Trakl'ın şiiri gibi, hep yabancı kalır. Önemli belgeler, belki de en önemlileri, Trakl'ın kızkardeşine yazdığı ve ondan aldığı mektuplar ortada yoktur, sözde çalınmıştır, belki de yok edilmiştir. Trakl'ın akrabaları ve dostları susmuşlar, en fazla bazı imalarda bulunmuşlardır. Bu büyük suskunluk "doğal olarak" saklanacak çok şey olduğu tahminine yol açmaktadır. Ancak suskunluğun daha Trakl'ın çocukluğunda sarsılmaz ve güçlü bir yeri vardır. Baba evinde, "sofra başında", herkes toplanmışken, ekmek kanamaya başlar, taşa dönüşür. "O çürüyen insanlar, onlar ki, gümüş dilleriyle cehennemi sustular". Suskunluk bu noktadadır. Şair Georg Trakl ise konuşmasıyla soyunun günahını üstlenmiş olacaktır. "Yıldızlardan örülme, beyaz bir gömlek yakmaktaydı taşıyan omuzları."

Elde önemli belge yoktur. Söylenemez olan, Trakl'ın şiirlerinde söylenir. Trakl, kendi yaşamında suskun bir insandı, yalnızca bazen, ansızın bir monolog tutturur, o zaman da konuşmasının sonu gelmek bilmezdi. O zaman, sanki şiir konuşmaya başlayacakmış gibi olurdu. Ortaya kehaneti andıran sözcükler çıkardı; Trakl, bir anlamda nasıl konuşuyorsa, öyle yazardı.

Trakl'ın yetişkinliği ve Trakl'ın çocukluğu. Bu ikisi arasında bir sınır, acılı bir sınır ya da geçiş vardır. Söylentiye bakılırsa Trakl, bir defasında kendisinin ancak yarı yarıya doğduğunu, yirmi yaşına kadar çevresini hiç algılamadığını söylemiştir. Bu cümleyi söylediğinde, belki de Karl Kraus'un onunla bağlantılı ve yedi aylık doğan çocuklarla, geç doğan yetişkinlere ilişkin özdeyişini düşünmüştü. Trakl, Kraus'a yanıt verirken, ona "bir anlık, sancılı bir aydınlığı" borçlu olduğunu yazmıştır. Sihirbaz diye anılan Karl Kraus da aynı uçuruma, ortak uçurumlarına, aynı zamanda hem karanlık, hem de güneşli uçuruma bakmayı başarabilmişti. Kesin olan nokta, "doğmamışlar"ın Trakl'ın şiirinden hiç eksilmemesidir. Şiirindeki bütün yabancılar gibi, "torun" da aslında Trakl'ın kendisidir.

Ve sonra Trakl'ın yetişkinlik dönemi. 1908'de, yirmibir yaşındayken Viyana'dan şöyle yazmıştır: "Buraya geldiğimde, sanki ilk kez yaşamı çok açık, gerçekte nasıl ise öyle, hiçbir kişisel yorum katmaksızın, bütün çıplaklığıyla koşulsuz gördüm; sanki gerçekliğin ağzından çıkma bütün o acımasız sesleri sancılı bir biçimde duyabildim". Belki de Trakl asıl o zaman, o anda değilse bile, öyle anlardan birinde doğdu. Salzburg, Viyana'dan farklı olarak, Trakl için çocukluğun kentiydi, sihirli bir doğmamışlığın kentiydi, öte yandan ise, ölümün eşiğinde bulunmanın, çöküşün kentiydi. Yetişkinliğe doğru yol alan genç, buradan olabildiğince uzaklaşmak, Arnavutluğa, Rusyaya, Borneoya, Güney Denizindeki adalara kaçmak istiyordu. Ama başarı şansı yoktu böyle bir girişimin; daha Venedik karşısında bile "açıklanamaz bir korku" duyuyordu. Kaçmak yerine, Innsbruck, Salzburg ve Viyana arasında ancak insanın ayağına çelme takan bir yarıdoğmuşluk yaşandı. Yaşanması olanaksız, ölü bir yaşamdı bu. Yetişkin Trakl'ın yaşamında kararlar, eylemler, olaylar yoktu. her karar yetersizdi ve daha eylemin eşiğinde yine yarıda bırakıyordu. Trakl için başkaları, herkesten önce de dostu Erhard Buschbeck eyleme geçmekteydi; varolabilmesini de başkalarına, Ludwig von Ficker'e ve Brenner Çevresine borçluydu. Yaşamındaki tek olay, savaşın başlamasıydı ve bu olay da Trakl'ın sonuyla aynı zamana rastladı "kara çürüme". Trakl, yaşamıyla deneyler yapıyor, kendi yapısıyla sanki bir yabancıymış gibi ilişki kuruyordu. Gelişigüzel, belki de esrikliğin pençesinde, tıpkı şiirinde yaptığı gibi, başka yaşamlardan alınma parçaları kendi yaşamına monte ediyordu.

Başkalarına yönelik, çaresizce, çok açık, aşırı bilinçli, sancılı özdeşleşme girişimiydi bunlar; uzun çocukluğunun önlediği, esirgendiği özdeşleşmeler. Rimbaud, Dostoyevski, Baudelaire, belki Nietzsche, belki Oscar Wilde, bunlara ek olarak Otto Weininger'in kuramları; Trakl, bütün bunları "kendini tümüyle vererek" okumuştu; kardeşleri ve babaları, onların yaşamlarını okumuştu, örneğin Raskolnikov'un, Napolyon'un yaşamını okuması gibi, kendi Ben'ini bütünüyle ortaya süren kumarbaz kimliğiyle. Yetişkin Trakl'ın yaşamı, önlenemez bir yitirişin deneyimidir.

Yaşam parçaları. Bir erkekle keşişçe, cinsellikten yoksun, ama yine de şehvetle yoğrulmuş bir dostluk girişimi. İçinde ensest motifleri bulunan bir öykünün ve "Yalnızlığın Mektupları"nın yazarı Karl Borromaus Heinrich. Trakl, ona veronal yollar; sonradan dostu, ilacı intihar etmek için kullanır. Trakl, bu "kardeşine", "çöküşünü", bir kehanet gibi önceden bildirmemiş midir? Söylendiğine göre bir erkek ona tutulur, bir başkası (yoksa aynı kişi mi?) Trakl'a ateş etmiştir. Rimbaud-Verlain. Veya Borneo. Ya da zehir, "nous avons foi au poison. Nous savons donner notre vie tout entiére tous les jours." ( "Zehre vurgunduk. Kendimizi bütün varlığımızla bütün günlere vermeyi biliyorduk.") Sonra Dionisos'un izinden giden Trakl. "Şarap, üç kez: İmparatorluk memurunun geceler boyu kahverengi, kızıl kahverengi bir Pan gibi azmasına yetecek kadar şarap." Veya hemen köşeyi dönünce varılan genelev, "Yahudiler Sokağı'nda, belki de Baudelaire gibi iktidarsız olan Trakl'ın hep gittiği "Yahudi Kızları". Ezilenler, ya da şeytan, düşmüş melek, "kanın kötü çiçekleri". Trakl, şöyle yazar Ludwig von Ficker'e: "Yalnızca zayıflığımdan ve korkaklığımdan ötürü kötülük yapmadığımdan, böylece de içimdeki kötüyü daha da utanç verici kıldığımdan eminim". Trakl'ın fizyonomisinden söz edenler içerisinde, onun bakışlarındaki zorbalık ve kötülük ifadesine dikkati çekmeyen neredeyse olmamıştır. Ölmeye bırakılmış bir yaşamdır Trakl'ınki; o ürkek ve içine kapanık davranışları, çok yoğun düzeyde, insanüstü, hayvansı bir canlılıkla dolu bir bedeni dizginlemeye çalışır gibidir. Thomas Mann, "Dostoyevski'nin derin, solgun, içine acının ve kutsanmışlığın da karıştığı suçlu ifadesini" görebilmişti; Nietzsche'nin "Zerdüşt"ündeki soluk benizli suçlu tipini de görebilmişti. Genç Dostoyevski, ölümü andıran uyku bunalımları geçirirdi, böyle evrelerde öldü sanılarak gömülmekten korkardı. Aynı korkuları Trakl da dile getirir; uyuşturucuların etkisiyle çoğu zaman günlerce ve gecelerce uyuduğundan, korkmakta hiç kuşkusuz haklıdır da. Veya çocuklara tecavüz; bu bakımdan da Dostoyevski, bir örnek sayılabiliyordu. Sonra sadizm ve mazoşizm; her ikisi de çok yoğun düzeyde olmak üzere. Gizemli bir hastalık olan sara, ardından gelen depresyonlar, esriklik evreleri. Parçalar, yaşamdan yapılma alıntılar, gerçeği sıradan bulup bir yana atan, " nice çabalarla edinilmiş belli bir tutum": Borçlar, insanın ruhunu öldüren bir memur yaşamı, çalışma konusundaki yeteneksizlik.

Anıların, gömülmüş umutların

Bu kahverengi kirişler, eskiden

Üzerlerinden sarkan yıldız çiçekleriyle,

Şimde hep daha sessizleşen dönüşler,

Geçmiş yılların karanlık parıltısı

Harap bahçede,

Mavi göz kapaklarında ise

Hiç dinmeyen yaşlar,

Sen, ey bir zamanlar sevilen!

Daha şimdiden yapraklar damlamakta,

Pas tutmuş akçaağaçtan,

Hüznün billur anlarının parıltısı, ötede,

Geceye yansımakta.

Trakl'ın şiirinde sürekli olarak bir diriliş teması işlenir. Passion (Tutku) adlı şiirde Orpheus ile İsa'nın özdeşleştirilmesinin nedeni budur. Orpheus, gölgeyi yeniden hayata kavuşturmaya çalışır. İsa (as) Lazarus'u uyandırır, Trakl ise "unutulmuş yaşam"a, "unutulmuş çocukluğa" gider. Yalnzca düzyazı şiirler değil, fakat öteki şiirlerin de çoğunda bir anımsama çabasının izleri vardır. Bu şiirlerle zamanötesi bir uzamın kapılarının açılması amaçlanır; fakat sözü edilen şiirler idil peşinde olmadığından, dizelerde aynı zamanda dikenli yollar ve imgelemin acıları betimlenir. Umudun mezarına dikilen taş, her an geriye doğru yuvarlanır. Trakl'ın çalışması, Sisyphos'unkine ya da ipek böceğinin çalışmasına benzer; şair, şiirini sürekli dokur ve değiştirir; geride bize bıraktığı ise, binlerce aynadan yansıyan bu karanlık parıltıdır.

Trakl, kendi zaman öncesini özler. Bu zamanöncesinde insanlar ve nesneler, bağlaç niteliğindeki bir "veya" tarafından gerçekleştirilen geniş bir eşzamanlılık içerisinde yer alırlar; sözü edilen bağlaç, tek tek tipleri ayrışmamış, kırılgan ve karanlık bir kitle içerisinde belirgin kılmakta, "ya şu, ya bu"dan kaynaklanan karar verme zorunluluğunu ortadan kaldırır. Trakl'ın adını 1915 yılında şiir dizesine verdiği Sebastian im Traum (Sebastian Düşte) düzlemlerinden birinde en uç noktada yoğunlaştırılmış bir otobiyografik sahne niteliğindedir. Burada yeniden "kahverengi tahta kirişler", başka deyişle fındık ağacı, muhabbet çiçeği kokusu, mürver ve ayçiçekleri gibi, anımsamaya yarayan sinyallerden biriyle karşılaşırız. Bir bütün olarak ele alındığında, Trakl'ın şiirindeki hemen bütün kişiler, baba, anne, kızkardeş, "Ben" gibi aile bireyleridir. Başka kişiler çoğul olarak anılır ve örneğin annenin ya da kızkardeşin çok uzağında, sanki bir perdenin gerisinde algılanır. Anne, "gelincik özüyle sarhoş"tur. Trakl'ın annesi afyon alırdı. "Çocuk, sessiz sedasız hep serin sulara, gümüş rengi balıkların yanına indiğinden...":Trakl'ın (büyük bir olasılıkla) intihar girişimi; beş yaşındayken ilk kez suya atlamıştır; sekiz yaşında ise ne yaptığının ayırdına varmaksızın bir havuza girer, "Kendini bir taş gibi bir beygirin önüne fırlattığında..." Trakl'ın atlar, nalbant ve demirci karşısındaki başkaldırısı. Babası, loş döner merdiven, cinsellik ve suçluluk, piyano çalan kızkardeş, hep soğuk ve boş olan, en fazlasından duvar kağıdıyla kaplı odalar... Sebastian Düşte, çaresizce çabayla unutulmamasına çalışılan, ama unutulmuş bir çocukluktan kaynaklanma, hep yinelenen formüllleri ve sihirli sözcükleri sergiler. Burada ortaya çıkan imgeler aslında imge olmayıp, imgelere ilişkin çağrışımlar, gizemli adlardır; kendi içersinde kapalı bir tasarımlar dünyasının yerine geçer.

Ancak Trakl'ın kendini kendi şiirinde ne ölçüde yurdunda hissettiği de sorulması gereken bir noktadır. Çünkü geride bir dost kalır, ya da tersine, "içimde bir çocuğun gölgesi içini çekerek doğruldu." Trakl, sınıra gider, aynı zamanda hem burada hem de ötede, yani Orpheus'un dönüp arkasına baktığı yerdedir; şiir görünüşte kaskatı, içiyse hareket doludur; Trakl yaşar ve ölür, kovuluşu, katmerli kovuluşu irdeler. Tanrı, insanı kendi suretine göre yaratmıştır; gelgelelim insan, ancak ikinci doğumuyla birlikte Tanrının bir eşi olur; zira artık iyiyi ve kötüyü tanımış, suçu ve masumiyeti, hakikati ve hakikat olmayanı birbirinden ayırmayı öğrenmiştir; bu noktada melekler, insanoğlu geri dönmesin, ikinci bir kez yaşamın ağacının yemişlerinden tatmasın, böylece de yine masumiyet konumuna gelmesin diye, kılıçlarıyla nöbet tutarlar. Dilin sonsuzluğu boyunca ilerlemek, bilinç ile bilincin yardımıyla savaşmak -bu, hiçbir zaman noktalanmayacağı için- aslında gerçeklikle ilintisiz bir girişimdir. Seçenek ise uyuşturulmuş olma konumudur.

Trakl sürekli olarak eylemin gerçekleştiği yere döner. Eylemi şiirin söylemiyle aşmak, böylece eylemin kefaretini ödemiş olmak, bu yolla şiirin zaten önceden hazırlamış olduğu yapay cennete geri dönme hakkını kazanmak için, söylenmesi olanaksızın çevresinde dolanır ve ona başvurur. Trakl'ın buradaki amacı, kesinlikle duyuları öldürmek değildir; asıl yaptığı şey, ancak gerçekleştirdikten sonra, belki de çok sonra, bu yüzden de çok daha yoğun düzeyde bir suç diye algıladığı bir eylemin estetik arındırılmasıyla duyuların masumiyetini sağlamaktır. " Bir soy"; bu cinsellikten yoksunluk demek değildir, fakat tümel bir cinselliktir; başka deyişle kopup birey olma felaketinden önce gelen tümel cinselliktir. Görünüşe bakılırsa Trakl, gebelikler ve doğumlar karşısında açıklanabilmesi olanaksız bir korku ya da tiksinti duyar; bunun arkasında belki de şairin karşı cinsin doğurabilme yetisinden duyduğu kıskançlık yatmaktadır. Gelmekte olan Tanrıyı yaratmak, kendi kendini bir üçüncü kez doğurmak; cennete açılan ve nöbetçilerin beklemediği öteki kapıyı bulmak; bu, sonsuz uzaklıktaki bir hedeftir; şiir, oraya doğru uzanan dikenli bir yol oluşturur ve bizler şiir okuduğumuzda, o yoldan geçeriz.

Belki de her önemli şiir yapıtının bedeninde böyle bir diken saplıdır ve belki de cennet, herkesin çocukluğuna ilişkin kitlesel bir fantaziden başka birşey değildir. Trakl'ın şiirleri, kulağa masallar gibi, "ormanın söylenceleri" gibi gelir; bu masallar ve söylenceler balıkçılarla, çobanlarla, avcılarla, kurtlarla ve başkaca av hayvanlarıyla, ağaçlarla ve pınarlarla, güneş, ay ve yıldızlarla, meyhanelerle, ekmek ve şarapla, Georg ve Gretl'le doludur. Zamanöncesi, kolektif bir zamanöncesidir ve böyle olduğu ölçüde kişisel olmaktan uzaktır. Trakl'ın şiiri, özgün çağrıştırma gücü bağlamında henüz bütünüyle klasik ve romantik lirik şiir geleneğine bağlıdır; bu yüzden kimi zaman bir halk şarkısı dinlemekte olduğumuzu düşünürüz. Trakl'ın gerçekleşmesini istediği fantazyalar aslında hepimizin fantazyalarıdır, ve bunlar, derine indikleri ölçüde de korkuyla doludur. Trakl, yaşama en son noktasından bakar, bakışları ise en uç noktadaki başlangıcın,
bazalt taşından mağaraların özlemiyle doludur.

"Sen, hala yaban." Hayvan, mavi hayvan, yumuşakbaşlı av hayvanı ikinci doğumdan esirgenir; bu hayvan yetişkinleri, sınırsız narsizmi ve bakma merakı içerisindeki küçük çocuğun yaptığına benzer bir biçimde büyüler. Bu, Rilke'nin şiirlerinin de hep atıfta bulunduğu açık olma konumudur:" Özgür hayvan / hep geride bırakır yıkımını / önünde ise tanrı vardır." Ya da yine "doğmamış"lardan biri olan, tıpkı Orpheus gibi, çalıların ve hayvanların arkasından geldikleri Kaspar Hauser. "Ben bir binici olmak istiyorum, babam gibi olmak istiyorum, kendimi artık atın önüne atmıyorum, fakat onun sırtına biniyorum." Bu istek, bize bir zorlamayı ya da kendisinin "ağzından çıkan karanlık yakınmanın" dile getirdiği yargıyı anlatmıyor mu? Rilke'de olduğu gibi, Trakl'da da melekler, bu açık doğmamış, yapay, bütünüyle estetik yaşama aracılık ederler; bu yaşamın üzerine kısa zaman sonra katilin gölgesi düşer; bu gölgede başka bir ben gizlidir. "Sevgi gelmeye görsün - insan kurtuluverir", diye yazar Trakl, Ludwig von Ficker'e. Solgun ve donuk görünüşteki annesi, bütünüyle edilgindir, kimi zaman Georg' a bir haber gönderir, ama Viyana'daki oğluna asla yazmaz. Trakl, doğumunu kendisini sevgi isteme hakkından yoksun kılan bir suç olarak duyumsamış gibidir. Belki de bu istek, büyüklüğünden ötürü olanaksızdır. Ve belkide Trakl, kendisinden birilerinin hep birşeyler çaldığı, bencil ve öfkeli çocuk, sevgi ve aşk isteğini daha sonra kızkardeşine yöneltmiştir. Kızkardeşi doğduğunda Trakl beş yaşındadır. Çocukluğu, nehirle dağların arasında badem biçiminde uzanan, göğü sonsuz bulutlarla dolu, bu nedenle açıklıkta olduğu halde hep korunaklı kentte, Salzburg'da geçer. Ya da kendisinin dışında herşeyden nefret eden, ilençli bir kenttir bu ve Trakl, ondan kurtulmayı bir türlü başaramaz. Şiir, etrafındaki çitin üzerinden ayçiçeklerinin sarktığı bir bahçedir, suçlu için öngörülen hapisanedir; çocukluğun mavi mağarasıdır; gölgelerin hüzünlü mağarasıdır.


"Kendimi bütünüyle gizlemek ve bir başka yerde görünmez olmak isterdim", diye yazar Trakl, Buschbeck'e. Belki bu noktada Rimbaud'yu alıntılamaktadır. "Gerçek yaşam, burada değil. Bizler dünyada değiliz". Trakl, dış dünyadan gelen ve herkesten çok daha yoğun düzeyde algılamak zorunda olduğu uyartılar selinden kaçtığında: "Benim dünyam, benim", der . Kompartmanda, karşısında oturana bakmaya dayanamadığı için tren yolculuklarını ayakta geçirir. Kendisini dokunulmaz olarak duyumsar ve buna karşın biri değdiğinde ürker: Alnı sanki balmumundan yapılmadır, sanki derisi yüzülmüş ve salt havanın teması acıtabiliyormuşçasına duyarlıdır. Öte yandan dünyaya hiçbir şeyi ihmal etmeksizin bakar. Ne görür baktığında? Kendini dünyanın, daha doğrusu doğanın sınırlarını kaldıran kişi olarak görür. Benzerlikler bir kez oluştuktan sonra, bu doğa Trakl'ın ölçülerini taşır. O zaman her imge otomatik olarak kendinden başka bir imgeyi üretir, her imge bir an boyunca karanlık ya da düz olmayan bir aynadır. İçinde suyun, pınarların, havuzların, su birikintilerinin geçmediği şiirlerin sayısı çok azdır. Sözü edilen, yüzeyi düz, kuru, bazen beyaz, siyah ya da kör bir sudur. Ayrıca suyla bağıntılı olarak balıklara, perilere,
deniz perilerine, sudaki ölülere, Ophelia'ya da yer verilir.

Uyku, salt narsisist konumu yineler. "Uyanırken dünyanın acısını duyarsın"; uyanık oluşun, yetişkin oluşun dehşeti sonsuzdur. "Uzun zaman karanlık taşın serinliğinde kalmış biri., Trakl'ın bir şiiri böyle başlar; şiirde yeniden ormanın derinlikleri, annenin görüntüsü, mavi paltosu ve atın gölgesi belirginleşir. " Nice zamanlar mavi derinliklerde yaşayan Narkissos... Daha sonra, dış görünüşü Trakl'a benzeyen kızkardeş, erkeksi görünüşlü "genç kız". "Şehvetti, yeşillenen yaz bahçesinde suskun çocuğa karşı güç kullandığı için, onun parlak yüzünde kendi geceyle çevrili çehresini tanımıştı." Sonra ayna kırılır. Şair suya eğildiğinde çehresinin onu terketmiş olduğunu görür. Kimdir onu terkeden, kızkardeşi mi, çocukluğu mu, duyuların masumiyeti mi? Ya da kör bir aynada boşuna bir çabayla görüntüsünü arayan, düşmüş melek. Bir yandan Ben ile dünyanın, öte yandan doğa güçlerinin kendi aralarında birbirlerinin yerini tutabilmesi, Ben ile kızkardeşin birbirinin yerini tutabilmesiyle yinelenir ya da doyuma ulaşır.. "Ey kızkardeşim, senin o acınası gölgen", "Ey yabancı, şu acınası gölgen"e dönüşür. Şair Trakl için bu doyum ve kopuş anına geri dönmek, bir saplantıdır. Trakl'ın şiiri kendini anlatmaz, fakat sonsuz bir yankılar dizisi boyunca ses verir, sudaki daireleri izler. Bu şiir, insanda sanki dokunulamazmış izlenimini uyandırabilir; ama onun parıltılı yabancılığına, belki sonunda içinde kendi yabancılığımızla yüzyüze geleceğimiz yabancılığına saygı gösterdiğimiz takdirde, bu şiirin kapılarını açabiliriz.

Trakl konuştuğunda, monolog söyler gibi, alçak sesle, tekdüze, kendi içine kapanık bir ifadeyle konuşur. Kendini anlatmaz. Ama biz buna karşın onu anlayabiliriz. Tüm yabancılığına karşın onunla benzeşiriz. Eylemde bulunmaya zorlandığımızdan, özgürlüğümüzü, olanakların açık dünyasın sınırlandırırız. Suçlu konumuna düşeriz. Bunun için kendimize ait bir resmi gereksiniriz, ama bu resme hiç benzemeyeceğimiz kesindir; kimi zaman resim dönüp üstümüze saldırır. Annesinin resmine benzeyen bir kadını arayan bir erkek, acınası bir ensest artığıyla uğraşıyor demektir.. Biz, Trakl'ın şiirinde söylenemez olanı biliriz. Bildiğimiz için de sarsılırız. Trakl'ın şiirinin karanlığı, henüz bize ait olan yabancıdır; bu madalyonun hiç yitirilmeyecek olan öteki yüzüdür; onu günümüzün aydınlığından kovmuş olduğumuza inanırız; ama belki de aslında yaptığımız, mağarada bağlı olarak çömelmek ve gölgelerle oynamaktır.

Uzaklarda ise bütün zehirleri bilen Trakl vardır. Şiirle okuru arasında hep bir yabancılık kalır. Şiir sana bakar, hatta ona dokunabilirsin bile, yalnızca bir an, ama ondan sonra kaçıp gider. Parıltılı bir nesne, yansımalardan yana zengin bir billur, çekici, yaklaşabilmesi olanaksız, bir uyarı gibi. "Çünkü burada yoktur / Seni görmeyen bir yer. Yaşamını değiştirmek zorundasın."

Hep bir yabancı olarak kalan Trakl. Umumhanenin girişinde bir gölge gibi, duvara yapışması. Yahudiler sokağı, bugün yalnızca Tahıl Sokağı'nın, Trakl'ın onca nefret etmiş olduğu bakkal zihniyetinin ana caddesinin bir uzantısıdır. Eski umumhanenin yerinde şimdi bir banka bulunmaktadır, böylece bir süreklilik, belki de, daha doğrusu, büyük bir olasılıkla, son süreklilik kendini belli etmektedir. Ne de olsa çöküş de yaşamın bir evresidir. Artık yıkımı arkamızda bıraktık, gelgelelim diriliş, bir ölü doğumdan başka birşey olmadı. Belki de artık tarihin ötesinde yaşamaktayız ve Salzburg, hiçbir yerde yok.

Leopold FEDERMAIR - Çeviren: Ahmet Cemal

egemenilici@gmail.com